Haber ve Duyurular
Etkinlik Takvimi
E-Bülten
Hava Durumu
Anket
Bize Nasıl Ulaştınız ?
Daha önceden
Tavsiye
Tesadüf
İnternet
SMS Aboneliği
Ana Sayfa
Kültürümüzde Ehl-i Beyt Sevgisi
 

Kültürümüzde Ehl-i Beyt Sevgisi

Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ailesidir. İnnemâ yürîdu’llâhu liyüzhibe ankümü’r-ricse ehle’l-beyti ve yütahhiruküm tathîrâ. “Ey Peygamber’in Ehl-i Beyt’i! Şüphesiz Allah, sizden kusûru giderip, tertemiz yapmak ister” âyeti nâzil olduğunda, ashâbın Peygamber Efendimiz’e Ehl-i Beyt’in kim olduğunu sormaları üzerine, Allah Rasûlü Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına çağırarak, abasının altına almış ve onların Ehl-i Beyt’i olduğunu ifade etmiştir. Bu olay nedeniyle Ehl-i Beyt, “Âl-i Abâ” olarak da isimlendirilmektedir. Kültürümüzde ise Âl-i Abâ, “beş esmâ” şeklinde telaffuz edilmiştir.

Ehl-i Beyt’in bu beş isim olduğunu doğrulayan bir başka olay da, Necran Hıristiyanları ile Hz. Peygamber arasında yaşanan “mübâhale” olayıdır. Aşağıdaki âyet bahsi geçen mübâhale olayından bahsetmektedir: “Ey Muhammed! Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de, Allâh’ın la’netinin yalancılara olmasını dileyelim.”[2]

Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et Taberî, Câmiu’l-Beyân adlı tefsîrinde, bu âyetin nüzûl sebebini şöyle anlatmaktadır: Rivâyete göre Necrân Hıristiyanları, Rasûlu’llâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve Îsâ aleyhisselâm hakkında münâkaşa ederler. Hıristiyan heyeti, Îsâ aleyhisselâmın bizzat Allah veya Allâh’ın oğlu olduğunu ısrarla iddia ederler. Allah Rasûlü Hıristiyan heyetinin görüşünün yanlış olduğunu, Îsâ (a.s.)’ın kendisi gibi Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu onlara açıklar. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm, Rasûlu’llâh’ın Hıristiyan heyeti ile mubâhale yapması (yeminleşmesi) için yukarıdaki âyeti getirir. Mubâhale, iki tarafın karşı karşıya gelerek lanetleşmesi ve böylece haksız olan tarafın Allâh’ın lanetine uğraması anlamına gelmektedir. Âyet-i kerîmenin vahyedilmesinden sonra Allah Rasûlü, lanetleşmek için Hıristiyan heyetine çağrıda bulunur. Rasûlu’llah, ertesi gün, sağ elinde Hazreti Hasan, sol elinde Hazreti Hüseyin olduğu halde, arkasında da Hazreti Ali ve Hazreti Fâtıma ile birlikte, Hıristiyanlarla buluşmak için, anlaştıkları yere gider. Durumu gören Hıristiyanlar, lanetleşmekten vazgeçerler.[3] Fahrüddîn er-Râzî, yolda giderken, Rasûlullâh’ın Ehl-i Beyt’ine dönerek; “ben duâ ettiğimde siz âmîn deyiniz” buyurduğunu nakletmektedir.[4]

Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber’e nâzil ettiği şu âyette, ondan Ehl-i Beyt’ine muhabbeti talep etmesini istemektedir. Kul lâ es’elüküm aleyhi ecran ille’l-meveddete fi’l-kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehû fîhâ hüsnâ inna’llâhe ğafûrun şekûr. “Ey Muhammed! De ki: Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem. Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini artırırız. Doğrusu Allah, bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”[5]

Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine muhabbet duymanın ve onlara bağlılığın Peygamber ailesini sevmenin ötesinde bir anlamı bulunmaktadır. Ehl-i Beyt’e bağlılık, bizzat Hz. Peygamber tarafından sırât-ı müstakîmden ayrılmamanın şartı olarak gösterilmiştir. Hz. Peygamber, bir hadîslerinde Ehl-i Beyt’ini, Kur’an’la birlikte mü’minlere mîrâs bıraktığını ifade etmiştir: “Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Kur’an-ı Kerîm ve Ehl-i Beyt’im. Bu iki şey, Cennet’te Kevser havuzunun başında, bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”[6]

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir başka hadîsinde de yine Ehl-i Beyt sevgisini, âhiret mutluluğunun şartı haline getirmiştir. Men ehabbe Ehle Beytî ve ahbebtü lehû şefâatî. “Kim, benim Ehl-i Beyt’ime muhabbet eder ise, şefaatim onun için vâcib olur.”[7]

Bu gerçeğin farkında olan, Emevî halîfesi Ömer ibn-i Abdülazîz, hilâfeti zamanında, Ehl-i Beyt’e hakaretlerin edildiği hutbelere son verdirerek, halihazırda camilerimizde okunan şu âyetin okunmasını emretmiştir. İnna’llâhe ye’muru bi’l-adli ve’l-ihsâni ve îtâi zi’l-kurbâ. “Allah, şüphesiz adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir.”[8]

Hz. Ali
Hz. Ali, Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Annesi Fâtıma bint-i Esed’tir. Fâtıma bint-i Esed, Hz. Peygamber’e, yetim ve öksüz kaldığı sekiz yaşından itibaren annelik yapmıştır. Bu nedenle, Peygamberimiz ona “ikinci annem” demiştir. Hz. Ali’nin babası Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’i kendi evladı gibi büyütmüş, evleninceye kadar evinde barındırmıştır. Hz. Ali, Peygamberimizin Hz. Hatîce ile evlenmesinden beş yıl sonra, mîlâdî 600 yılında dünyaya gelmiştir.

Hz. Ali, çocukluğunda bile hiç puta tapmadığı, yüzünü onlara hiç çevirmediği için, kendisine kerrema’llâhu veche (Allah yüzünü şereflendirsin) sıfatı layık görülmüştür. Sahâbe arasında, bu sıfatla anılan tek kişidir. Hz. Ali’nin şeref, fazîlet ve cesaretini anlatan pek çok künye, ünvan ve lakabı bulunmaktadır. Aslan anlamına gelen Haydar, Allâh’ın galip aslanı anlamına gelen Esedu’llâhi’l-Gâlib, Allâh’ın rızâsını kazanmış anlamına gelen el-Mürtezâ, velîlerin (Allah dostlarının) sultânı anlamına gelen Sultânü’l-Evliyâ, toprağın babası anlamına gelen Ebu’t-Türâb bunlardan bir kaçıdır.

Hz. Peygamber, geçim darlığı çeken amcası Ebû Tâlib’in yükünü hafifletmek amacıyla, Hz. Ali’yi beş yaşında iken yanına almıştır. Hz. Ali, bu yaştan itibaren, Hz. Peygamber Medîne’ye hicret edene kadar, onun evinde büyümüştür. On yaşlarında iken, Hz. Hatîce’den sonra Hz. Muhammed’in Peygamberliğine îmân eden üçüncü kişidir. Aynı zamanda, ilk namaz kılanlardandır. Rasûlu’llâh’ın yanından hiç ayrılmamış, çocukluk yıllarını onun eğitimi altında geçirmiştir. Hz. Ali, bu yılları şöyle anlatmaktadır: “Henüz çocuktum. O (Allah Rasûlü), beni bağrına basar, yatağına alırdı. Beni koklar, lokmayı çiğneyerek ağzıma verirdi…[9] Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim. O, her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.”[10]

Hz. Ali, çocuk yaşta olmasına rağmen, İslâm’ın yayılması ve güçlenmesi için, her zaman Hz. Peygamber’e destek olmuştur. Taberî, Hz. Ali’den şu olayı nakletmektedir: Hz. Muhammed’e; “En yakın akrabalarını uyar”[11] âyeti nâzil olduğunda, Allah Rasûlü, Hz. Ali’yi çağırarak, ona şöyle buyurur: “Yâ Ali! Allâh u Teâlâ, kendi yakınlarımı uyarmamı emretti. Sen, bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da, iletmekle görevli olduğum şeyi, onlara ileteyim.” Hz. Ali de, Rasûlu’llâh’ın emri üzere, onları bir araya toplar ve Hz. Muhammed (s.a.v.), onlara hitaben şöyle buyurur: “Ey Abdulmuttalip oğulları! Allah u Teâlâ, beni, genel olarak bütün halka ve özel olarak da size peygamber göndermiş ve bana; ‘yakın akrabalarını uyar’ emrini vermiştir. Ben de, sizi dile hafif gelen, ama terazide ağır olan iki söze davet ediyorum. Eğer onları kabul ederseniz Arap ve Arap olmayana hakim olursunuz ve bütün ümmetler, sizin emriniz altında olurlar. Onlarla cennete girer ve onlarla cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz; ‘Allah’tan başka bir ma’bûdun olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuma şehâdet getirmektir.’ Her kim, bu konuda benim davetime icabet eder ve bu risâleti gerçekleştirmemde bana yardımcı olursa, benim kardeşim ve vasîm olacaktır.” Orada bulunanların hepsi susarlar. Onların hepsinden yaşça küçük olmasına rağmen Hz. Ali şöyle söyler: “Yâ Râsûla’llâh! Ben, senin yardımcın olmak istiyorum” Allah Rasûlü, elini Hz. Ali’nin boynuna koyarak şöyle buyurmuştur: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim ve vasîmdir. Sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.”[12] Çocukluğunda bu cesâreti gösteren Hz. Ali’nin kahramanlıkları, gençlik ve yetişkinlik yıllarında da artarak devam etmiş, ona “Allâh’ın Arslanı” lakabı layık görülmüştür.

Hz. Ali, örnek şahsiyeti, îmânı, bilgisi, adaleti, kararlılığı ve üstün cesareti ile Hz. Muhammed’in yoğun bir sevgisini kazanmıştır. Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye duyulan sevgiyi, kendisine ve Allâh’a duyulan sevgi ile bir tutmuştur. Bu bakış açısını, söze de dökerek şöyle ifade etmiştir: “Ali’yi seven beni sevmiş olur, beni seven de Allâh’ı sevmiş olur, Ali’ye buğz eden bana buğz etmiş olur, bana buğz eden de Allâh’a buğz etmiş olur.”[13] Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur[14], Yâ Ali! Sen dünyada da âhirette de benim kardeşimsin[15], Her Peygamber’in nesli kendisinden, benimkisi ise Ali’den olacaktır.[16] Şayet yedi gök tabakası ve yedi yeryüzü tabakası, terazinin bir tarafına konsa, Ali’nin îmânı da terazinin öbür tarafına konsa, şüphesiz Ali’nin îmânı tercih edilirdi.[17] Yukarıdaki hadîsler, Hz. Ali sevgisinin teolojik temelini oluşturmuştur. Aliyyün mea’l-hakki ve’l-hakku mea Aliyyi. Yani; “Ali haklıdır ve hak Ali ile beraberdir.”[18] Ve’l-hakku ba’de minnî aliyyün. “Benden sonra hakkı, Ali’de göreceksiniz”[19] hadîsi Hz. Ali’nin adâlet, hak ve hukuk konularındaki hassâsiyetine dikkatleri çekmektedir.

Hz. Peygamber bir başka hadîsinde ise şöyle buyurmaktadır: “Ey Ali, ben ilmin şehriyim, sen ise onun kapısısın. Şehire ancak kapıdan varılır. Bir kimse, beni sevdiğini söyleyip sana buğz ederse, beni sevmiyordur ve yalancıdır. Zira sen, bendensin ve ben de, sendenim. Senin ve senden gelecek evlatlarından olan imâmların misali, Nûh’un gemisi gibidir. Her kim gemiye bindiyse, kurtuldu ve her kim muhâlefet ettiyse, helâk oldu.”[20]

Mekke’li müşriklerin, ezâ ve cefâlarını gittikçe artırmaları, hatta kendisini öldürme planları yapmaları üzerine Hz. Peygamber, Medîne’ye hicret etmeye karar vermiştir. Kendisini öldürmeye gelen müşrikleri oyalamak ve evinde olduğu izlenimi vermek amacıyla yatağına yatırdığı kişi, Hz. Ali’dir. Üzerinde bulunan emanetleri de sahiplerine ulaştırması için, Hz. Ali’ye bırakmıştır. O da, büyük bir cesaret örneği göstererek, gece boyunca Hz. Peygamber’in yatağında yatmış, müşrikleri, onun evde olduğuna inandırmayı başarmıştır. Emanetleri sahiplerine ulaştırdıktan sonra, yine Hz. Peygamber’in talimatına uygun olarak Mekke’den ayrılmış, Kuba’da ona yetişmiştir. Hz. Ali’nin gösterdiği bu kahramanlık netîcesinde şu âyet nâzil olmuştur: Ve mine’n-nâsi men yeşterî nefsehû ibtiğâe merzâtillâhi vallâhü raûfün bi’l-ibâd.  “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızâsını arayıp kazanmak amacıyla, canını satar.”[21]

Hz. Peygamber, Hicret’in beşinci ayında, muhâcirler ile ensâr arasındaki yakınlık ve dayanışmayı kurumsallaştırmak amacıyla, kardeşleştirme (muâhât) yapmıştır. Kendisine kardeş olarak seçtiği kişi ise, çok sevdiği Hz. Ali olmuştur. Halen Alevî-Bektâşî geleneğinde sürdürülmekte olan müsâhiblik (yol kardeşliği) uygulamasının tarihî temeli de, bu olaydır. Müsâhib olan kişiler yaşadıkları sürece tıpkı ensâr (Medîneli Müslümanlar) ve muhâcirûn (Mekke’den Medîne’ye hicret eden Müslümanlar) gibi mal, mülk ve servetlerini, sevinç ve kederlerini paylaşmaktadırlar.

Hz. Ali, hicretin ikinci yılında, Hz. Peygamber’in çok sevdiği kızı, Hz. Fâtıma ile evlenmiştir. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlarında oğulları ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlarında kızları dünyaya gelmiştir.

Hz. Ali, Tebûk dışındaki bütün savaşlara katılmıştır. Bu savaşlarda, sancaktarlık yapmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. Bedir Savaşı’na çıkarken, Hz. Peygamber’in önündeki iki sancaktan birini o taşımıştır. Uhud Savaşı’nda, düşman tarafından tuzak olarak kazılan çukurlardan birisine düşen Hz. Peygamber’i elinden tutarak, Talha bin Ubeydullah’la birlikte, buradan çıkartmıştır. Bu savaşta, bedenini siper ederek, Hz. Peygamber’i koruyan az sayıda sahâbîden birisidir. Hz. Peygamber, gösterdiği bu kahramanlıklardan dolayı; “Ali gibi genç, Zülfikâr gibi kılıç yoktur” buyurmuştur. Hz. Ali, Hendek ve Müstalik oğulları ile yapılan savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla da ün kazanmıştır. Hendek Savaşı’nda, hendeği aşmak isteyenlere karşı yaptığı mücadele ve şöhretli pehlivan Amr bin Abdûd’u yenmesi dillere destandır. Hz. Peygamber Hz. Ali’nin Amr bin Abdûd’u mağlup etmesi ile ilgili olarak; Darbetü Aliyyin fî yevmi’l-Hendeki efdalü e’mâli ümmetî ilâ yevmi’d-dîn “Hendek muhârebesi gününde, Hazreti Ali’nin bir kılıç darbesi, kıyâmet gününe kadar olan ümmetimin amellerinden üstündür”[22] buyurmuştur. Kureyza Savaşı’nda sancağı taşıyan Hz. Ali, aynı zamanda öncü birliklerin başında yer almıştır.

Hz. Peygamber’in kâtipliğini de yapan Hz. Ali, Hudeybiye antlaşmasının metnini yazmış, aynı zamanda antlaşmanın şahitleri arasında da yer almıştır. Hz. Peygamber tarafından, Hayber’in fethinden önce, Fedek’e gönderilen yüz kişilik askerî birliğe komutanlık yapmıştır. Hz. Peygamber, Hayber Seferi’ne çıkarken, beyaz renkli sancağı ona vermiştir. Hayber, bu hücûm sonucunda fethedildiği için, Hz. Ali’ye Hayber Kalesi’nin fâtihi denmiştir.

Mekke’nin fethinden sonra, Kâ’be’nin ve daha sonra Taif’in putlardan arındırılması görevi de Hz. Ali’ye verilmiştir. Huneyn Savaşı’nın ilk anlarında, Müslümanların dağıldıkları bir sırada, Hz. Peygamber’in yanından ayrılmayarak, mukâvemet gösterenlerden birisi de yine Hz. Ali’dir. Hz. Peygamber’in vasiyeti üzerine, cenazesini Hz. Ali, Hz. Abbas, onun oğulları Fazlı, Kusem ve Üsâme bin Zeyd birlikte yıkamışlardır. O, hayatındayken olduğu kadar ölümünde de Hz. Peygamber’in en yakınında bulunmuştur.

Allâh’ın arslanı Hz. Ali, zulüm ve haksızlıklara karşı sonuna kadar mücadele eden çetin bir savaşçı olduğu kadar, miskin (fakir)lere, yetimlere, kölelere karşı sofrasını, yüreğini açık tutan bir şefkat ve merhamet insanıdır. Bir defasında, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hastalanmış, Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine, iyileşmeleri için, eşi Hz. Fâtıma ile birlikte üç gün oruç tutmayı adamışlardır. Allâh’ın lutfu ile onlar sağlıklarına kavuşunca da, adadıkları orucu tutmaya başlamışlardır. Birinci gün, yemek için hazırladıkları iftarlıklarını, kapılarına gelen bir yoksula, ikinci gün öksüz bir çocuğa, üçüncü gün de bir esire ikrâm ederek, yemeyip yedirmeyi tercih etmişlerdir. Bu olay üzerine şu âyet nâzil olur: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze, esire yedirirler. Biz sizi ancak, Allah rızâsı için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz, çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabb’imizden korkarız derler. Allah da, onları bu yüzden, o günün (kıyâmetin) fenalığından korur. Onların yüzlerine neş’e ve parlaklık verir.”[23]

“Dilesem, ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin halisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üstün olması, beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya doya yemek yiyebilirim ki Hicaz’da, yahut Yemâme’de belki yoksullar vardır; günler geçmemiştir ki belki tokluk nedir, görmemişlerdir”[24] diyen Hz. Ali, yemeyip yedirmenin, giymeyip giydirmenin ve her türlü suçu affetmenin adı olan “fütüvvet” mesleğinin pîridir.

İmam Muhammed Bâkır, Hz. Ali’nin fütüvvet ahlâkını şöyle anlatmaktadır:

“Allah’a and olsun ki, Hz. Ali köleler gibi yemek yiyor ve onlar gibi toprağın üstünde oturuyordu. İki gömlek alıyor, onlardan en iyisini kölesine veriyordu. Beş senelik hilâfetinde taş üstüne bir taş koymayıp, altın ve gümüş biriktirmedi. Halka ekmek ve et veriyordu, kendisi ise arpa ekmeği yiyordu. Bin köleyi kendi emeği ile alıp, serbest bıraktı. Hiç kimse, onun yaptığı işi yapmaya kadir değildi.”[25]

Abdullah bin Ebî Rafi ise, onun yeme-içmede gösterdiği nefis hâkimiyetini şöyle dile getirmektedir:

Hz. Ali yemek yerine, tuz veya sirkeyle yetiniyordu. Bundan biraz iyisini getirdiklerinde, sebze veya az bir deve sütüne kanaat ediyordu. Et çok az yiyor ve şöyle buyuruyordu: “Karnınızı, hayvanların kabirleri yapmayın.”[26]

Hz. Ali, bir defasında, elindeki dört dirhemin birini gece, birini gündüz, birini açıktan ve birini de gizli olmak üzere tasadduk etmiş ve bu olay üzerine şu âyet nâzil olmuştur: Ellezîne yünfikûne emvâlehüm bi’l-leyli ve’n-nehâri sırran ve alâniyyeten. “Gece gündüz, açık gizli mallarını sarf edenlerin mükâfatlarını Allah verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[27]

Hilâfeti sırasında kalbi, emri altındakilere sevgi ve merhametle dolu olan Hz. Ali, yöneticilerin başucu kitabı olan “Emirnâme”sinde Mısır’a vali olarak tayin ettiği Malik bin Eşter’e şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Kalbinde raiyye (yönetimin altında bulunanlar) için geniş merhamet ve muhabbet duyguları besle; onları lütuf ile karşıla. Kat’iyyen fırsat bilip de o zavallıları yutmayı ganîmet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Zira onlar iki sınıftan ibarettir: 1. Ya dinde kardeşin, 2. Ya yaratılışta bir eşin. Kendileri hata yapabilirler. Onlardan bazı arızalar zuhur edebilir. Gerek hata ile, gerek kasden işledikleri suçlardan dolayı, ellerinden tutarak onları doğru yola getirmek mümkündür. Nasıl sen, Allah’ın senin günahını affetmesini istersen, sen de onları affet!”[28] “Hiddetine, gazabına, eline, diline hakim ol!”[29] Görüldüğü üzere Hz. Ali, müslim, gayr-i müslim herkesi, şefkat kanatlarının altına almayı, insanlığın ve Müslümanlığın bir gereği saymaktadır. Her ırkın, her milletin ve her insanın kendisini huzur ve güvende hissetmesi için gerekli olan duygu; sevgi, davranış ise; adalet ve hoşgörüdür. Hz. Ali’nin duygu dünyasına sevgi ve şefkat, davranışlarına ise adâlet ve merhamet hakimdir.

Peygamber emaneti olan eşi Hz. Fâtıma’ya, her zaman sevgi ve saygı ölçüleri içersinde muâmele etmiş, gerektiğinde ev işlerinde ona yardımcı olmuştur. Kaynaklarda, odun topladığı, su getirdiği ve evi süpürdüğü anlatılmaktadır.[30]

Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de İslâm Ahlâkı’na uygun bir şekilde yetiştirmiştir. Hz. Ali ile Hz. Hasan arasında geçen şu konuşma, onların nasıl bir ortamda yetiştiği hakkında bilgi vermektedir.

Hz. Ali: “Ey oğulcağızım! Doğruluk nedir?”

Hz. Hasan: “İyiliği yaparak, kötülüğü ortadan kaldırmaktır.”

Hz. Ali: “Şeref nedir?”

Hz. Hasan: “Dostlara güzel davranmak, hatayı kabullenmektir.”

Hz. Ali: “Kardeşlik nedir?”

Hz. Hasan: “Darlıkta ve bollukta her şeyini paylaşabilmendir.”

Hz. Ali: “Hilm nedir?”

Hz. Hasan: “Kini yutmak, benliğe sahip olmaktır.”

Hz. Ali: “Yücelik nedir?”

Hz. Hasan: “Borçluya yardım etmen, suçları affetmendir.”

Hz. Ali: “Erdem nedir?”

Hz. Hasan: “Güzel davranmak ve kötülükleri terk etmektir.”

Hz. Ali: “Gaflet nedir?”

Hz. Hasan: “Yüce ve ahlâklı insanlara değil, fitne ve fesat peşinde koşanlara boyun eğmektir.”[31]

Hz. Ali oğlu Hz. Hasan’a Sıffîn Savaşı’ndan sonra özet olarak şu vasiyeti yapmıştır: “Zamânın geçici olduğunu bilen, ömrü sona ermekte olan, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan fânî babadan, musîbet oklarına hedef olan oğula…

Oğulcağızım! Allah’tan çekinmeni, emirlerine itaat etmeni, O’nu anarak kalbini onarmanı, O’nun ipine yapışmanı tavsiye ederim… Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür, tam inançla kuvvetlendir. Hikmetle aydınlat. Ölümü anmakla alçalt…

Bilmediğin şey hakkında söz söyleme. Gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan endişe ettiğin yola gitme. İyiliği buyur da, sen de iyilerden ol. Kötülüğe elinle, dilinle mani ol. Allah yolunda seni hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursan ol, hakîkat uğruna en büyük güçlüklere sabret. Din hükümlerini öğren. Bütün işlerinde Allah’a sığın…

Bil ki ölümün sahibi yaşayışın da sahibidir. Yaratan öldürendir. Yok eden, tekrar diriltendir. Dert veren, derdi giderendir. Dünya Allah’ın nimetler verdiği, kullarını imtihanlara tabi tuttuğu, yaptıklarımıza karşılık olarak mükâfat veya ceza tekdir ettiği bir yurttur… Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünya için değil. Ölüm için varsın. Yaşamak için değil…Oğulcuğum ölümü çok an. Ölümden sonra düşeceğin hale hazırlan. Dünya ehlinin dünya ile oyalanması aldatmasın seni.

Oğulcağızım! Nefsini kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir. Kendine yapılmasını istediğin bir şeyi başkaları için de iste. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkaları için de isteme. Sen nasıl zulme uğramayı istemiyorsan, başkalarına da zulmetme. Sana nasıl iyilik edilmesini istiyorsan, başkalarına da iyilik et. Sana söylenmesini istemediğin bir şeyi başkalarına da söyleme… Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister hoşlansın, ister hoşlanmasın öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içecek görmedim ben. Sana sert davrananlara karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Senden ayrılan kardeşini sen dolaş. Gün olur, belki döner yine sana gelir.”[32]

Hz. Ali, güzel ahlâkı ile birlikte bilgisi ile de, Hz. Peygamber’in iltifatına mazhar olmuş bir sahâbîdir. Onun fıkıh alanındaki üstünlüğü, diğer sahâbîler arasında tartışılmayan bir gerçektir. Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber hayatta iken ezberlemiştir. Âyetlerin ne zaman, nerede nâzil olduğunu bildiği kaynaklarda yazılıdır. Güzel Kur’ân okuyan Hz. Ali’den pek çok tâbiî, Kur’an okumayı öğrenmiştir. Hz. Ali’nin şu sözleri, onun Kur’ân’a ve onu okuyup, öğrenmeye verdiği önemi anlatmaktadır: “Kur’an, öğüdünde aldatmayan, yol göstermede insanı azdırmayan, söyleyişte yalan söylemeyen bir öğütçüdür. Kur’an’la oturup kalkan, doğrulukla oturup kalkar. Bilin ki; hiç kimseye Kur’an’dan sonra bir ihtiyaç, bir yoksulluk gelip çatmaz. Dertlerinize onunla şifâ dileyin. Güçlükleriniz için onunla yardım isteyin. Allah’tan dileklerinizi onunla dileyin.”[33] “Kur’an’ı öğrenin. O, sözlerin en güzelidir. Hükümlerini belleyin. Çünkü bu belleyiş, gönüllerin ilkbahârıdır. O’nu güzel bir tarzda okuyun. Bu okuyuş, haberlerin en güzelini okumaktır.”[34] “Gel, Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya gayret sarf et! Hükümleriyle amel eden ve okunuşuna özel bir itina göstererek ona saygı duyan kâmil insanlar içinde yaşa! Kur’ân-ı Kerîm’i güzel bir ahenk ve sesle okuyup, anlamı üzerinde düşünmek, büyük bir mutluluk vesîlesidir. Kur’ân’ı derin bir heyecan ve kendinden geçercesine okuyarak Allah’a yakın olmak isteyenler, bu arzularına kavuşurlar.[35]

Hz. Ali, Hz. Peygamber’den 586 adet hadîs rivâyet etmiştir. Hâricîlerle yaptığı tartışmalarda, pek çok kelâmî problemin çözümüne katkıda bulunmuştur.

Hz. Ali, Kûfe’de, sabah namazını kılarken, bir hâricî olan Abdurrahman bin Mülcem tarafından, zehirli bir hançerle yaralanmış ve aldığı yaranın etkisi ile, 63 yaşında 40/661 tarihinde şehit olmuştur. Cenaze namazını, oğlu Hz. Hasan kıldırmıştır. Kaynaklarda; onun ortaya yakın boylu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü, uzuna çalan yuvarlak yüzlü, sık ve geniş sakallı, güler yüzlü bir insan olduğu anlatılmaktadır.

Hz. Ali, güzel konuşması ve üstün hitâbeti ile de tanınmaktadır. Pek çok hutbe, mektup, güzel ve hikmetli sözleri, kaynaklar vasıtası ile bugüne kadar ulaşmıştır. Bu sözlerinden bazıları şunlardır:

“Îmân, gönülle Allâh’ı tanımak, dil ile ikrâr etmek, âzâ ile kullukta bulunmaktır.”

“Mü’min, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması ve vermesi Allah için olan kişidir.”

“Namaz, her temiz kişinin Allâh’a yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da, oruçtur.”

“Bir grup halk, sevap için Allâh’a kulluk eder. Bu kulluk, tâcirlerin kulluğudur. Bir grup da, korkudan dolayı Allâh’a kulluk eder. Bu kulluk, kölelerin kulluğudur. Bir grup ise, Allâh’a şükrederek kullukta bulunur. İşte, hür kişilerin kulluğu budur.”

“Akıllının dili, gönlünün ötesindedir. Ahmağın gönlü ise, dilinin ötesindedir.”

“İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur, sen ise malını korursun. Mal, vermekle azalır, ilim ise öğretmekle çoğalır.”

“Âlim, ölü bile olsa diridir. Câhil ise, diri olsa bile ölüdür.”

“Az ilmi olup da amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.”

“Mü’min, insanların eziyetine tahammül eden, fakat hiç kimseye eziyet etmeyen kişidir.”

“İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyendir. Ondan daha âcizi ise, kardeş edindikten sonra onu yitirendir.”

“Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanmaz.”

“Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.”[36]

Hazreti Fâtıma
Hz. Fâtıma, Hz. Peygamber’in en küçük kızıdır. Hz. Peygamber’e vahy gelmesinden beş yıl sonra, mîlâdî 615 yılında dünyaya gelmiştir. Ona, Fâtıma (kesilmiş) isminin verilmesinin sebebi, Allâh’ın onu ve onu seven dostlarını ateşten (Cehennem’den) kesmiş olmasıdır. Hz. Muhammed, bir hadîsinde sevgili kızı Fâtıma hakkında şunları söylemiştir: “Hakîkaten Allah, kızım Fâtıma’yı ve onun evlâtlarını ve onları sevenleri ateşten uzaklaştırmıştır.”[37] Kendisine “beyaz, parlak ve aydın yüzlü kadın” anlamına gelen “Zehrâ” da denilmiştir. “Betül” denmesinin sebebi ise, kendi zamanının kadınlarından fazîlet, din ve soyluluk yönünden ayrılmış (ve seçkinlik kazanmış) olmasıdır.[38] Hz. Peygamber, mü’minlerin gönlüne Hz. Fâtıma sevgisinin yer etmesinde önemli bir yeri olan bir başka hadîsinde de, şöyle söylemiştir: “Kızım Fâtıma, geçmiş, gelecek, bütün kadınlardan üstündür. O, vücûdumun bir parçası, gözümün nûru ve kalbimin meyvesidir.”[39]

Hz. Fâtıma, konuşma ve sohbetinde Hz. Peygamber’e en çok benzeyen kişidir. Hadîs kitaplarında, babasının bulunduğu yere geldiğinde, Hz. Peygamber’in yerinden kalkıp Fâtıma’ya doğru giderek ona hoş geldin dediği, sonra da elini öpüp, kendi yerine oturttuğu anlatılmaktadır.”[40] Yine kaynaklarda nakledildiğine göre; Hz. Peygamber, her yolculuğa çıktığında en son Hz. Fâtıma ile görüşmüştür. Her yolculuktan döndüğünde de, önce mescitte iki rek’ât namaz kılmış, mescitten çıktıktan sonra, hanımlarının yanına varmadan önce, mutlaka Hz. Fâtıma’yı görmeye gitmiştir.” Abdullâh İbn-i Abbas, Hz. Peygamber’in her seferden döndüğünde, mutlaka Fâtıma’yı öptüğünü nakletmektedir.[41]

Hz. Fâtıma, Peygamber kızı olmanın ötesinde, babasının bu kadar yoğun sevgisini hak edecek kişiliğe, huy ve ahlâka sahip, örnek bir insandır. 10 yaşındayken annesi vefat eden Hz. Fâtıma’nın çocukluğu Mekke’de geçmiştir. O çocuk yaşlarındayken bile, her zaman babası Hz. Muhammed’in yanında ve yardımında olmuştur. Hadîs kitapları şöyle bir olayı nakletmektedir: Bir gün Hz. Muhammed, Ka’be’nin yanında namaz kılmaktadır. Onu gören Ebû Cehil, yanında bulunanlara, bir deve işkembesini, Hz. Peygamber’in boynunun üzerine koymasını emreder. Onların içerisinden en şakî (kötü) olanı, kalkıp onu alır ve secde halinde bulunan Peygamberin boynunun üzerine koyar. Onlar, birbirlerine bakıp gülüşmeye başlarlar. Hz. Peygamber, öylece secde halinde durur ve başını kaldırmaz. Durumu görenler de, Ebû Cehil ve yanındakilerden çekindiklerinden dolayı, bu çirkin olaya müdahale edemezler. Bir kişi gidip, henüz küçücük bir kız olan Hz. Fatıma’ya haber verir. Hz. Fatıma, gelip onu bir kenara atar ve sonra o adamlara yönelerek onları ayıplamaya ve kınamaya başlar. Küçücük Fâtıma, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapmış, babası ve Allâh’ın sevgilisine yapılan bu hakarete engel olmuştur.[42]

Hz. Fâtıma, Hz. Peygamber’den bir müddet sonra, kızkardeşi Ümmü Gülsüm, Hz. Ebû Bekir’in ailesi, ileride kayınvalidesi olacak olan Fâtıma bint-i Esed’in de aralarında bulunduğu bir grupla birlikte, Medîne’ye hicret etmiştir. Bir müddet sonra Hz. Ali, onu babasından istemiş, babası da kızından izin alarak, onları evlendirmiştir. Evlenirken çeyizi; bir kadife örtü, iki su kabı ve bunlarla birlikte birkaç sade eşyadan ibarettir. Onun ev eşyası, giyim ve yiyecek bakımından son derece sade bir hayat yaşadığı bilinmektedir. Hz. Fâtıma, maddî eşyalardan daha çok, iyiliğe, ahlâk güzelliğine, sevgi ve saygıya önem vermiştir. Evlendikten bir yıl sonra, ilk çocuğu Hz. Hasan’ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hz. Hüseyin’i dünyaya getirmiştir. Sonraki yıllarda da Ümmü Gülsüm ve Zeynep adlı kızları ile Muhsin adlı oğlu olmuştur. Ancak Muhsin, küçük yaştayken vefât etmiştir.

Hz. Fâtıma’nın evlilik hayatında dikkat çeken hususlardan birisi de, kayınvalidesi Fâtıma bint-i Esed’in, onlarla birlikte aynı evde yaşamış olmasıdır. Hz. Ali’nin annesi Fâtıma bint-i Esed, Hz. Peygamber’i sekiz yaşından itibaren evinde büyüten, himâye eden Ebû Tâlib’in hanımıdır. O, bir bakıma Hz. Peygamber’e annelik yapmıştır. Hatta öyle ki, kendi çocuklarından önce, onu doyurduğu anlatılmaktadır. Hz. Fâtıma’nın kayınvalidesi ile birlikte yaşaması, babasına yapılan iyiliği unutmadığını, kocası ve kayınvalidesine karşı duyduğu sevgi, saygıyı ve ne kadar hoş geçimli bir insan olduğunu göstermektedir.

Hz. Fâtıma evlendikten sonra da, sık sık babasının ziyaretine giderek, onun hizmetinde bulunmuştur. Hem Hz. Fâtıma’ya, hem de yanında büyümüş olan Hz. Ali’ye derin bir sevgi besleyen Peygamber Efendimiz’in, zaman zaman onların evine giderek, onların arasına oturduğu, onlarla sohbet ettiği anlatılmaktadır. Bazen aralarında meydana gelen ufak tefek anlaşmazlıklarda aralarını bulduğu, çeşitli konularda onlara telkin ve tavsiyelerde bulunduğu da bilgilerimiz arasındadır. Hz. Fâtıma’nın sade yaşantısında, babası Hz. Peygamber’in telkîn ve tavsiyelerinin de etkisi olmuştur. Hz. Ali, şöyle bir olay anlatmaktadır: “Resûlullah’ın en çok sevdiği şahıs olan Fâtıma’nın, benim evimde bulunduğu sırada, el değirmenini çevirmekten elleri nasır bağlamıştı. Tulum ile su taşımaktan, boynunda iz kalmış, evi sürekli süpürmekten, elbiseleri tozlanmış ve ocağın ateşini yakmaktan elbisesi siyahlaşmıştı. O, yorucu işler neticesinde rahatsız olmuştu. Bu sıralarda, Resûlullah’ın yanına bir köle getirdiklerini duyduk. Fâtıma’ya: “Babanın yanına gidip sana bir hizmetçi vermesini istemez misin?” dedim. Fâtıma, bu iş için babasının bulunduğu yere gitti, ama Resûlullah konuşuyordu; utanıp, isteğini ifade edemeden geri döndü. Ertesi gün, biz yatakta bulunduğumuz halde, Resûlullah evimize geldi ve Fâtıma’nın başı ucunda oturdu. Fâtıma, babasından utanarak başını yorganın altına soktu. Sonra Hazreti Peygamber buyurdu ki: “Âl-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in), dünkü isteği ne idi?” Fâtıma susup bir şey söylemedi. Ben dedim ki: “And olsun Allah’a, ben sana söyleyeceğim, ey Allah’ın Resûlü! Bu kızınızın el değirmeni çevirmekten eli nasır bağlamıştır; tulum ile su taşımaktan boynunda iz kalmıştır; evi süpürdüğünden elbiseleri tozlanmıştır; ocak yakmaktan elbiseleri siyah olmuştur; biz senin yanına bir köle veya hizmetçi getirdiklerini öğrendik. Bu yüzden, ben ona: “Babandan sana bir hizmetçi vermesini iste” dedim. Resûlullah’ın, ona şöyle cevap verdiği nakledilmektedir: “İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz? Yatarken 33 defa Allâh u Ekber deyin, 33 defa Sübhâna’llâh ve 33 defa da Elhamdüli’llâh söyleyin! Bu, sizler için cariyeden daha iyidir.”[43]

Hz. Peygamber, bir gün Fâtıma’nın deve tüyünden bir abaya bürünmüş olarak, buğday öğüttüğünü görmüştür. Bu durumu görünce, ağlamaya başlar ve şöyle buyurur: “Ey Fâtıma! Dünyanın acılarına sabret ki, yarın âhiretin bol nimetlerine kavuşasın.” Bunun üzerine şu âyet nâzil olur: “Ve elbette yakında Rabbin, öyle şeyler verecek ki sana, sonunda râzı olacaksın.”[44]

Hz. Fâtıma, annelik görevini büyük bir fedâkârlıkla yerine getirmiş, bu konuda da örnek olmuştur. “Bilâl-i Habeşî, bir gün sabah namazına geç gelir. Resûlullah ona: Neden geç kaldığını sorunca, şöyle cevap verir: Fâtıma’nın yanından geçiyordum, onun el değirmeni ile buğday öğütmekle meşgul olduğunu ve çocuğunun ağladığını gördüm. Ona dedim ki: Eğer istersen, ben el değirmenini çevireyim, sen çocuğu susturmaya bak veya istersen, ben çocuğu susturayım, sen değirmeni çevir. Hz. Fâtıma: Ben, çocuğuma senden daha şefkatliyim… dedi. Bu yüzden, geç kaldım. Resûlullah şöyle buyurur: Sen ona merhamet etmişsin, Allah da sana merhamet etsin.”[45]

Hz. Fâtıma’nın İslâm kültüründe ün kazandığı hususlardan birisi de, sağlık ve sosyal yardım alanındaki hizmetleridir. Uhud savaşında gâzîlere su ve yiyecek taşımış, yaralıları tedavi etmiştir. Hz. Peygamber’in, Uhud savaşında yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış ve başındaki miğferi ezilmiştir. Hz. Fâtıma, Peygamber’in yüzündeki kanı yıkar ve eşi Hz. Ali de kalkanıyla su dökerek, ona yardımcı olur. Fâtıma, suyun kanı daha da artırdığını görünce, bir hasır parçasını yakarak, külünü alıp yaranın üzerine sürer ve böylece akan kan kesilir.”[46] Hz. Ali, Hz. Fâtıma’nın sosyal hizmetleri ile ilgili olarak, bir başka olayı da şöyle anlatmaktadır: “Biz Resûlullah ile Hendek çukurlarındaydık ki, Fâtıma, Resûlullah’a bir parça ekmek getirdi ve ekmeği ona uzattı. Resûlullah “Nedir bu?” diye sorduğunda Fâtıma: “Çocuklarım için pişirdiğim ekmeğin bir parçasını sana getirdim.” dedi. Resûlullah, onu yiyerek şöyle buyurdu: “Kızım, bu ekmek, üç günden sonra babanın yediği ilk yiyecektir.”[47]

Peygamberimizin soyu, Hz. Fâtıma’nın çocuklarıyla devam etmiştir. Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere; “şerîf”, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise “seyyid” denmiştir. Hz. Peygamber’in, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çok sevdiğini ve bu sevgisini de açıkça ifade ettiğini kaynaklar nakletmektedir. Sık sık, Hz. Hasan’ı sağ yanına, Hz. Hüseyin’i de sol yanına alarak, onlarla birlikte namaz kılmış, namaz sırasında onların sırtına, omuzuna çıkmasına ses çıkarmamıştır. Selam verdikten sonra, onları kucağına alarak, öpüp koklamış; “Allâh’ım! Ben bu ikiyi (Hasan ve Hüseyin’i) severim ve onları seven kimseyi de severim” buyurmuştur.[48] Bir gün, Hz. Peygamber minberde hutbe okurken, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, düşe kalka mescide gelmişlerdir. Hz. Peygamber, konuşmasını yarıda keserek, aşağı inmiş, onları yanına oturtarak, konuşmasını kaldığı yerden sürdürmüştür. Ama ne acı ki, Peygamber çiçeği olan bu iki yiğit, fitne ve tefrikalara kurban edilerek şehit edilmişlerdir. Bununla birlikte, onların soyundan gelen seyyid ve şerîfler, Fâtıma ananın emânetleri olarak görülmüş, her zaman sevgi ve saygıya mazhar olmuşlardır.

Hz. Hüseyin
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in torunu ve Hz. Ali’nin ikinci oğlu Hz. Hüseyin, hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde, Hz. Fatıma’dan dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz, diğer iki torununda da olduğu gibi, Cebrail aleyhisselâmın kendisine getirdiği isim olan “Hüseyin”i torununun kulağına ezan okuyarak bizzat kendisi koymuştur.

Beden yapısı itibarıyle dedesi Hz. Muhammed’e çok benzeyen Hz. Hüseyin, huyca da ona benzemiş; halim, selim ve kerim ahlakıyla Muhammed ahlakının devamına vesile olmuştur. Din imamlarının başı, veliler silsilesinin ser tacı olan Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber hayatta iken onun övgüsüne mazhar olmuş, kâmil bir insandır.

Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e bakarak; “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuş olur”[49] buyuran Hz. Peygamber, pak nesli ve Ehl-i Beyt’i olan bu müstesna insanlara ayrı bir önem vermiştir.

“Hasan ve Hüseyin Cennet ehlinin iki gencidir”[50] buyuran Allah Rasulü, rahmet ve şefkat misyonunu kendisinden sonra devam ettirecek olan torunlarını sevmiş ve başkaları tarafından da sevilmelerini istemiştir. “Hasan ve Hüseyin’i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da, bana kin tutmuş olur” buyuran Hz. Peygamber, onlara olan sevgi ile kendisine olan sevginin bir ve aynı olduğuna dikkatleri çekmiştir. Aynı şekilde onlara olan kin ve düşmanlık da Allah Rasulü’ne yapılmış gibidir. Bir başka hadisinde de Hz. Hüseyin’le ilgili olarak; “Hüseyin bendendir. Ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever”[51] buyurmuşlardır.

Kûfelilerin, kendisini yüzüstü bıraktığına şahit olan Hz. Hüseyin, makam mevki peşinde olmadığını şu sözlerle ifade etmektedir: “Başımıza gelen işi biliyor ve görüyorsunuzdur. Dünya değişmiş, sevimsizleşmiş, bizden yüz çevirmiştir. Dünya bitmiş, ondan kap içinde kalan artık gibi artıklardan başka bir şey kalmamıştır. Hayat, otlakta otlamak gibi değersizleşmiştir. Görmüyor musunuz? Hak işlenmez, batıl ise, son derece rağbet edilir, üzerine düşülür olmuştur! Bu durumda mü’min olan, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehidlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehidliği saadet görüyorum. Zalimlerle birlikte yaşamayı ise, suçlanmaktan başka bir şey görmüyorum!” Bu sözleriyle, başına geleceklerin farkında olduğunu anladığımız Hz. Hüseyin, yanındaki yetmiş iki kişi ile birlikte bir süre aç ve susuz bırakılmış ve daha sonra da savaşarak şehid olmuştur.

Hz. İmam Hüseyin’in (a.s.) Aşura gecesi ashabı ve yârânına yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyledir: “Rabbimi, övgülerin en güzeliyle över, hamdların en iyisiyle hamd ederim O’na. Rahatlıkta da, sıkıntıda da hamd ederim O’na. Ya Rabbi! Bizi nübüvvetle şereflendirdiğin için şükürler olsun sana! Kur’an’la eğitip yetiştirdiğin, Kur’an’ı öğrettiğin, dininin fıkhına alim kıldığın; bize kulak, göz ve kalp lütfettiğin için hamd ederiz sana! Ya Rabbi! Bizi şükreden kullarından kıl! Ben kendi ashabım ve yârânımdan daha vefalı bir ashap ve kendi aile ve yakınlarımdan daha vefalı bir aile görmüş, duymuş değilim! Allah sizden razı olsun!”[52] “Allah’ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır.”[53] “Ölüm, sizi sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp uçsuz bucaksız cennet ve oradaki ölümsüz nimetlere ulaştıran bir köprü konumundadır. Hapisten kurtulup da saraylarda yaşamak istemeyen kim var?! Ama sizin düşmanlarınız için durum böyle değil tabii. Onlar saraydan zindana geçer ve çetin azaplara uğrarlar.”[54] “Allah yolunda şehid olmayı saadet, zalimlerle birlikte yaşamayı ise pek acı bir zillet bilirim ben.”[55] “Biliniz ki iyi amel, övgü ve ödüle layıktır. İyi amelin gerçek yüzünü görebilseydiniz, onu, bakışları insana neşe ve ferahlık veren güzel yüzlü biri olarak görürdünüz. Eğer kötü ameli gereğince zihninizde canlandırabilmeniz mümkün olsaydı, insanda nefret ve tiksinti uyandıran tahammül edilemez derecede çirkin birini görürdünüz.”[56]“Özür dileyeceğin bir şeyi yapma; zira mümin kötü bir şey yapmaz ve bu nedenle de özür dedilemez; ama münafık her gün kötülük eder ve bu kötülüğü için özür diler.”[57] İmam Hüseyin (a.s.) oğlu Ali’ye (a.s.) şöyle buyurdular: “Oğlum! Allah’tan başka yardımcısı olmayan birine zulmetmekten sakın!” (Tuhef’ul-Ukul, s. 251)“Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah Teala, ondan dünya ve ahiretin sıkıntılarını giderir. Allah, iyilik edene iyilik eder; Allah iyilik edenleri sever.” (Keşf’ül-Gumme, c. 2, s. 242)“İnsanların size ihtiyaç duyması, Allah’ın size verdiği nimetlerden biridir; o halde size verilen nimetlerin kadrini bilin ve size gelen ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını giderin ki nimetinizi azaba dönüştürmüş olmayasınız.” (Keşf’ül-Gumme, c. 2, s. 244)Adamın biri; “Layık olmayan birine yapılacak yardım ve bağış boşa gider.” deyince, orada bulunan Hz. İmam Hüseyin (a.s.); “Öyle değildir.” buyurdular ve “ihsan dediğin, sağanak yağmur gibi yağmalı, iyiler de kötüler de, ondan faydalanabilmelidir.” (Tuhef’ul-Ukul, s. 250)“Ey insanlar! Bağış ve ihsanda bulunan, onur ve saygınlık kazanır; cimrilik eden, kendisini aşağılık hale getirir. İnsanların en cömerdi, hiçbir karşılık beklemeden verip bağışta bulunandır. Affı en yüce insan, güçlü ve üstün olduğu zaman affedebilen insandır. En fazla sıla-i rahimde bulunan (yakınlarına uğrayıp hallerini soran) kimse, onunla ilişkisini kesenlere uğrayıp hallerini soran kimsedir.” (Keşf’ül-Gumme, c. 2, s. 242)“Ceddim Resulullah’ın (s.a.a.) şöyle buyurduğuna şahit oldum: ‘İki kişi arasında anlaşmazlık ve küskünlük doğar da biri diğerinden önce davranıp ötekinin gönlünü alırsa, cennete doğru yarışta öne geçmiş demektir.” (el-Fusul’ül-Mühimme, s. 186)

Kültürümüzde Ehl-i Beyt Sevgisi
Emevî Halîfesi Muâviye bin Ebû Süfyân zamanında başlayan, Ehl-i Beyt’i dışlama ve merkezî otoritenin dışarısında bırakma faâliyetleri, Hz. Hasan’ın zehirlenerek, şehîd edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bir Batılı tarihçi, Muâviye’nin Hz. Ali’ye ve Peygamber nesline revâ gördüğü bu dışlama faâliyetlerini, şöyle değerlendirmektedir: Hıristiyanlık dünyası, Muâviye bin Ebû Süfyân’a madalya takmalıdır. Çünkü eğer o, bu çıkışı ile İslâm’ın yayılma hızını frenlememiş olsaydı, belki bütün dünya İslâmlaşacaktı. Muâviye’nin oğlu Yezîd zamanında Ehl-i Beyt düşmanlığı zirveye ulaşmış, hânedân-ı Ehl-i Beyt, türlü işkence ve eziyetlere maruz bırakılmıştır. Meş’ûm Kerbelâ Olayı İslâm ve İnsanlık Tarihi’ne kara bir sayfa olarak eklenmiştir.

681’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi sonucu Türkistan’a göç eden Hz. Peygamber’in torunları lehine, Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde geniş bir kamuoyu oluşmuştur. Emevîler tarafından mağdur edilen Ehl-i Beyt’in İslâm’a davet çağrıları, mağdûr ve mazlûmun yanında yer alan Türkler arasında büyük bir rağbet görmüştür.[58] Hz. Peygamber’in evlatlarının haksız yere Emevîler tarafından öldürülmüş olması, bu katliamdan geride kalanların da perişan bir vaziyette göç ederek aralarına sığınması, Türklerin Ehl-i Beyt’e muhabbetini daha da kuvvetlendirmiştir.[59]

Annesi Horasan’lı bir Türk olan Abbâsî halîfesi Me’mun’un, İmam Ali Rızâ’yı veliaht tayin etmesi, hem Türklerin Abbasî yönetiminde söz sahibi olmaya başlamalarını temin etmiş, hem de İslâmiyet’le tanışmalarını sağlamıştır. Türkistan’a gelen Ehl-i Beyt imamları, tasavvuf erbabı ve tüccarlar, İslâmiyet’in bu coğrafyada yayılmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Samarra’da zorunlu ikamete tabi tutulan imamlar, Kur’an’ın anlamını, Hz. Peygamber’in sünnetini, İslâm’ın temel prensiplerini, sade bir dille çevrelerindeki insanlara anlatmışlardır. Sevgi ve saygıya dayalı bu birlikteliğin olumlu yönde geliştiğini gören yeni Müslüman olmuş Türkler, onbirinci imam Hasan’a, “Asker” (bizden) diye hitab etmişlerdir.[60]

Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eserindeki şu ifadeler, Ehl-i Beyt’in Türkistan’da nasıl muamele gördükleri konusunda, doğrudan bilgi vermektedir: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münâsebette bulunacağın kimselerden bazıları, Peygamber’in neslidir. Bunlara hürmet edersen, devlet ve saâdete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar, Ehl-i Beyt’tir. Peygamber’in uğurudur. Ey kardeş! Sen de onları, sevgili Peygamber hakkı için sev.”[61]

Hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan ve Orta Asya’yı İslâm Güneşi ile aydınlatan, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, hikmetlerinde Ehl-i Beyt sevgisini işlemiş bir Hak âşığıdır. O, İslâm’ın yeryüzüne yayılması sürecine önemli katkılarda bulunan Hz. Ali’nin kahramanlıklarını şöyle destanlaştırmıştır:

Sıfat kalsam Ali şîr-i Hüdâ’dur,

Ki şemşîr birle kâfiri kıradur.

Ali İslâm üçün kanlar yutadur,

Ki İslâm tuğını muhkem tutadur.[62]

Horasan üzerinden Anadolu’ya gelen “seyyidlik kurumu”, Hz. Hüseyin soyundan gelen Ehl-i Beyt’le Türkmen oymakları arasında, kız alıp kız verilmesiyle oluşmuştur.[63] Kur’an ve sünnetin öngördüğü din esaslarını, Ehl-i Beyt’in adâlet, hoşgörü ve muhabbete dayalı yorumlarından öğrenen nesiller, yüce Peygamber’in önderliğine ve Hz. Ali’nin evlatlarına bağlılıklarını tarih boyunca devam ettirmişlerdir.

Orta Asya’da sevgi ve saygı ile muâmele gören Peygamber nesli, daha sonra İslâm’ın yeni coğrafyalara yayılması, yeni gönüllere girmesi amacıyla Anadolu’ya (Diyâr-ı Rûm) gelmişlerdir. Veli Baba, Ehl-i Beyt olan dedelerinin Anadolu’ya gelişlerini şöyle anlatmaktadır: “Zaman-ı kadîmde Ehl-i Beyt’ten bizim ceddimiz, Aliyyü’l-Medenî Medîne’den Bağdad’a ve Bağdad’dan Malatya’ya geldiği gibi, yine ehl-i Beyt’ten evlâd-ı Hasan ve Hüseyin’den bazılarının Hicaz’dan bilâd-ı Rûm’a ve Mâverâü’n-Nehir’e geçmiş oldukları da elde mevcud olan kütüb-ü ensâb ve tevârihte mezkûrdur. Ehl-i Beyt’ten ekâbir-i ehl-i keşf ve ayan ve erbâb-ı ilm ü akl-ı selîm ile diğerleri teşyid-i menarı (binasını yükseltmek) devlet-i aliyye ve takviyye-i saltanat-ı seniyye emrinde dâima ve hâlen sa’idirler.[64]

Anadolu’daki İslâmlaşma hareketinin en yoğun olarak yaşandığı 13. yüzyılın en önemli ismi, Hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan Hünkâr Hacı Bektaş Velî’dir.[65] Seyyid Ahmet Rıf’at Efendi, Hacı Bektaş Velî’yi şöyle anlatmaktadır: “Hacı Bektaş Velî Hazretleri, İlâhî sevgi varlığının âşıkı, mânevî yolla elde edilen bilginin gerçek bağlısı, vecd bahçesinin baş âşığı, aşk fidanının en güzel sevgilisi, bir köşeye çekilmeyi terk edenlerin de dedesidir.”[66] Hacı Bektaş Velî, yetiştirdiği halîfelerini, Anadolu’nun ve dünyanın çeşitli yerlerine göndermiş; İslâm’ın en iyi şekilde öğrenilmesine ve yaşanmasına öncülük etmiştir. Hacı Bektaş Velî’nin ve Bektâşîliğin, eğitim ve kültür tarihimizde önemli bir yeri bulunmaktadır.[67]

Ehl-i Beyt neslinden geldikleri için “seyyid” şeklinde isimlendirilen insanların, Anadolu’da onlardan önce gelenler tarafından nasıl karşılandıkları ile ilgili çarpıcı bir örnek de XV. yüzyılda yaşadığı rivâyet edilen Koyun Baba’dır. Koyun Baba Anadolu’da, Hz. Muhammed’in çok sevdiği torunu, Kerbelâ şehitlerinin serdârı Hz. Hüseyin’in bir armağanı, Fâtımatü’z-Zehrâ annemizin evlâdı olarak karşılanmıştır. İnsanlar, ona çirkin sözler söylemekten kaçınmışlar, kötülemekten uzak durmuşlardır. Onun yoluna canla başla bağlanmışlar, bu bağlılığı da, bahtiyarlık addetmişlerdir.[68] Odman Baba’dan Garip Dede’ye, Pîr Baba’dan Abdal Mûsâ’ya kadar Ehl-i Beyt neslinden yüzlerce mânâ sultânının, nasıl sevildiklerini anlatmak, bu makalenin sınırlarını aşmaktadır.

Ehl-i Beyt neslinden gelen seyyid ve şeriflere, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri tarafından icâzetnâmeler verilerek, gereken sevgi ve saygıyı görmeleri temin edilmiştir. Bu sevgi ve saygı, onların İslâm Dîni’nin öğretimi konusundaki etkinliklerine büyük güç kazandırmıştır. Anadolu’da seyyidlik icâzetnâmesinin ilki, 734 yılında Kureyşan Ocağı’na verilmiştir. Selçuklular döneminde, I. Alaaddin Keykûbat, Erzincan bölgesine gelerek, orada yaşayan oymakların ileri gelenlerini biraraya toplamış, İslâm Dîni’ni en iyi bilen kişilerin tesbit edilmesini istemiştir. Yapılan seçmede, Ehl-i Beyt nesli olan seyyidler, ilim ve ahlâkları ile öne çıkmışlardır. Keykûbat, dînin, bu kişiler tarafından öğretilmesini emrederek, onlara Hz. Peygamber soyundan geldiklerine dair icâzetnameler verilmesini istemiştir. Seyyidlik beratı olan her öğreticiye de, “hakk’u-llah” adı altında menkul ve gayr-i menkuller bağlanmıştır.[69]

Osmanlı Devleti’nde seyyid ve şeriflerin başkanına; “nakîbü’l-eşrâf” adı verilmektedir. 1400 yılında Ehl-i Beyt muhibbi Yıldırım Bayezid zamanında “Nakîbü’l-Eşrâf Dairesi” kurulmuştur. İlk göreve, Bağdat’lı Seyyid Ali Natta getirilmiştir. Bu dairenin görevi, Osmanlı Devleti bünyesinde ne kadar kayıtlı seyyid ailesi varsa, onların kayıtlı defterlerini tutmaktır. Bu deftere; “şecere-i tayyibe” denmiştir. Ayrıca eyaletlerde de, nakîbü’l-eşrâf kaymakamları adı verilen vekiller bulundurulmuştur.[70] Türklerin dîn ve mâneviyât târihinde, Ehl-i Beyt soyundan gelen seyyid ve şerîfler, İslâm Dini’ni tüm berraklığı ile yaşayan ve öğreten kişiler olmaları yönüyle, her zaman sevgi ve saygı görmüşler, etraflarına geniş kalabalıkları toplamışlardır.

Halen devam etmekte olan Alevî-Bektâşî erkânında, tâlib durumunda olan kişiler, seyyid nesli olan mürşid konumundaki dedelerin ellerini tutarak, ikrâr vermektedirler. Bu erkânın tarihî kökeni, Peygamber Efendimiz’le Medîneli müslümanlar arasında yapılan, Akabe Bîatı’na kadar dayandırılmaktadır. Nitekim ikrâr verme sırasında, Akabe Bîatı’ndan sonra nâzil olduğu rivâyet edilen, şu âyet okunmaktadır: İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûna’llâh yedu’llâhi fevka eydîhim femen nekese feinnemâ yenkisü alâ nefsihi vemen evfâ bimâ âhede aleyhu’llâhe feseyü’tîhi ecran azîmâ.[71] Hz. Peygamber’e ve onun nesline bağlılık, tarihten bugüne, bütün canlılığı ile sürdürülmektedir.

Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber tarafından, Nûh’un gemisine benzetilmiştir. Misli Ehl-i Beytî ke misli sefînet-i Nûhin men rakebehâ necâtün ve men münhalifün anhâ ğarkun.[72] “Benim Ehl-i Beyt’im Nûh’un gemisidir. Kim ona binerse, kurtulur. Binmeyen boğulur.” Onlar, Nûh’un gemisi gibi, bütün zaman ve mekânlarda, insanları cehâlet ve dalâlet tûfânından kurtaran kutlu eller rolünü oynamışlardır. Hacı Bektâş Velî’nin ifadesiyle, hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten olan velîler, kendi zamanlarında yaşayan insanları kurtaracak geminin mîmarları olmuşlardır.

“Allah’ın velîsi, kendi zamanının Nuh’udur. Onun yardımı, Allah’ın kullarını tûfan belâsından koruyan gemidir. Su tûfanında her ne kadar su bela ise de, vücutlara yönelik olduğu için ondan kurtulmak kolaydır. Ancak, cehâlet tûfanı ondan daha zordur, daha kötüdür. Çünkü onda boğulan kimse ilelebet kurtulamaz.”[73]

Hünkâr Hacı Bektâş Velî, bir başka sözünde; “düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu” demektedir. Yine erkânda, bir olan Allah’ı birlemek, yani tevhîd okumak için bir araya gele canlar, öncelikle, düşünce karanlığına ışık tutmak amacıyla, sembolik olarak çerağ yakarlar. Çerağ yakılırken, başta Hz. Muhammed olmak üzere, Ehl-i Beyt ve on iki imamların adları anılmaktadır. Erkân şu şekildedir:

Çerağcı iki dizinin üstüne gelir ve delîli (çerağı) yakarken şu gülbânki okur: Destûr Şâh. Gerçeğe hû. Seyyidim sâdât, seyyid-i kâinât, hülâsâ-i mevcûdât, halîfe-i mefharet ez Cemâlî Muhammed ve’l-kemâli şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin. Allah’ı birleyelim, verelim Muhammed Ali’ye salavât.

Daha sonra, ayağa kalkarak, sağ ayağınının baş parmağını, sol ayağının baş parmağının üstüne koyup, şu duâyı okur:

Hak hû dost erenler! Âşıklar, sâdıklar, yanıklar, uyanıklar! Aşk-ı çeşm-i sâkinân! Aşkla diyelim bir Allah, Allah.

Çün çerağı yandıralım yâr-i Hüdâ’nın aşkına. Seyyidü’l-kevneyn ol Muhammed Mustafâ’nın aşkına. Sâkiyyü’l-kevser, hem Aliyyü’l-Murtazâ aşkına. Hem Hatîcetü’l-Kübrâ, Fâtımetü’z-Zehrâ, sülâle-i hayrü’n-nisânın da aşkına. Şâh-ı Hasan-ı hulk-i rızâ, şâh-ı Hüseyin deşt-i Kerbelâ aşkına. İmâm Zeynel Âbidîn, Muhammed Bâkır, nesl-i pâk-ı Murtazâ Cafer-i Sâdık, İmâm Rehnümânın da aşkına. Mûsâ Kâzım ser-efrâzı ehl-i hemmin ve ğammin Mûsâ Rızâ’nın aşkına. Şâh-ı Tağî, yâ Nağî hem Hasanü’l-Askerî, hem Muhammed Mehdî, sâhib-i livânın aşkına.

Pîrimiz Hünkâr’ımız, kutbü’l-ârifîn ol Hacı Bektâş Velî’nin de aşkına.

Tâ haşre dek yanan, âşıkânın aşkına.

Ez cemâlî Muhammed ve’l-kemâl-i Şâh-ı Hasan ve’l-Hüseyin, Ali’ye virelim salavât. Erenler mürüvvet.[74]

Kültürümüzde Hz. Ali Sevgisi
Hz. Ali’nin Anadolu Coğrafyası ve Türk Kültürü’ndeki etkisi çok derin olmuştur. Ahîlik Fütüvvetnâme’lerinden, Bektâşî İcâzetnâmeleri’ne, menkîbelerinin anlatıldığı Cenknâmeler’den, Yeniçeri Ocağı’nın lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr (Ali gibi genç Zülfikâr gibi kılıç yoktur) yazılı flamasına kadar, pek çok alanda onun etkisini gözlemlemek mümkündür. Hz. Ali’deki fütüvvet ve şecaati, harp meydanlarına giderken okunan Gülbânk-i Muhammedî ile Yeniçeri’nin yüreğine işleyen Bektâşîlik, Osmanlı Devleti’ni asırlarca fetihten fetihe koşturmuştur. Türk milletinin ortak kahramanı olan Hz. Ali, bugünden yarına, güzel ahlâkın, cesaretin, bilginin, şefkat ve merhametin sembolü olarak, hepimizi etkilemeye devam edecek görünmektedir.

Hz. Peygamber’in mesajı, tekke ve dergâhlarda iyi algılanarak, Hz. Ali’ye karşı güçlü bir muhabbet beslenmiştir. Hz. Ali, İslâm Tasavvuf Düşüncesi’ni derinden etkilemiş bir sahâbîdir. Onun ilmi, ahlâkı, zühd ve takvâsı, yani ibâdet hayatına verdiği önem, sûfiler tarafından örnek alınmasını beraberinde getirmiştir. Gerek Ahî, Bektâşî dervişleri, gerekse diğer tarîkat erbabınca, Hz. Ali’ye “Şâh-ı Velâyet” ve “Sultân’ül-Evliyâ” lâkabları uygun görülmüştür. Âşık Vîrânî’ye göre, Hz. Ali’ye duyulan sevgi, Allah’ın inâyetine sebeptir. Çünkü, velâyet kabzasını elinde tutan Hz. Ali, Allâh’a giden yolların öğreticisi olmuştur:

Her kim ki sever cân ile Şâh-ı Velâyeti,

Hakk’ın anadır çünkim bilesin inâyeti.[75]

“Haydar-ı Kerrâr” ve “Şâh-ı Merdân” sıfatlarıyla da anılan Hz. Ali, ilmi yanında cesâret ve şecaati ile de gönüllerde yer etmiştir. Onun İslâm’ın yayılması için canı ve malı ile gayret gösteren bir kişiliğe sahip olması, tâlib ve dervişlerin hayat anlayışlarını derinden etkilemiştir. Özellikle savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar, destanlaştırılarak dilden dile anlatılmış, kalplerde yer etmiştir. Yemînî, Fazîletnâme’sinde onun İslâm’ın yayılması için yaptığı fedâkârlık ve kahramanlıkları şöyle dile getirmektedir:

Nice putperest ehl- zünnâr (Hıristiyan),

Dîn-i Ahmed’e eylediler ikrâr.

Nice ger zât kişi ateşperesti (Mecûsî),

Yıkıp tahtın yüzünü yere bastı.

Zülfikâr korkusundan ehl-i zünnâr,

Muhammed dînine etmiştir ikrâr.[76]

Hz. Ali, İslâm’ı, Arap yarımadasının dışına kadar götüren bir îman cengâveridir. Bu yönüyle, Allah uğrunda savaşan Yeniçeri’ye, bütün Gazî’lere ve Alp’lere örnek olmuştur. Hz. Peygamber ve Hz. Ali neslinden gelen Seyyid Battal Gâzî, Anadolu’nun kapılarını Müslüman Türk’e açan kahramanlardan birisidir.[77] Yemînî, Hz. Ali’nin sınır tanımayan mücâdele coğrafyasını şu satırlarda dile getirmektedir:

Ne Türkistan kaldı ne Bedehşan,

Îmâna davet etti Şâh-ı Merdân.

Şehâdet getiren buldu necâtı,

İnanmayan gösterdi memâtı.

Muhammed dîni ile tuttu kuvvet,

Küfür ehlinde hiç kalmadı kudret.[78]

Hadîs olarak rivâyet edilen ve Hz. Ali’nin kahramanlığını anlatan; “Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr” metni[79], tekkelerde zevkle okunan Zülfikârnâme’lere “redif”[80], Yeniçeri Ocağı’nın sancağına “sembol”[81] olmuştur.

Bir Halvetî olan Vâhib Ümmî[82], Zülfikârnâme’sinde Hz. Ali’yi şu mısralarla medhetmektedir:

Varına kıldı nazar, ol Hâlik-ı perverdigâr,

Zât-ı Hakk’un emriyle Düldül’e oldu süvâr,

Na’rasınun heybetinden kâfir oldu târumâr,

Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr.[83]

Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr metnindeki “fetâ” (genç) kelimesinden türetilmiş olan fütüvvet, Ahîlik ve Bektâşîlik geleneklerinde temel anlayış haline getirilmiştir. Fütüvvet kelimesi, Hz. Ali’nin cesaret ve kahramanlığı kadar, onun ahlâk ve fazîletini de temsil etmektedir. Ahî, Bektâşî Fütüvvetnâme ve Erkânnâme’lerinde fütüvvetin on iki şartı olduğu ifade edilmiştir: 1. Eline sahip olmak 2. Beline sahip olmak 3. Diline sahip olmak 4. Aşına sahip olmak 5. İşine sahip olmak 6. Eşine sahip olmak 7. Sofrası açık olmak 8. Alnı açık olmak 9. Gönlü açık olmak 10. Gazabını yutmak 11. Gördüğünü örtmek 12. Görmediğini söylememek.[84]

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî adlı eserinde, Hz. Ali’nin yüzüne tüküren düşmanını affetmesini tasvîr ederken, fütüvvet ahlâkını uzun uzun açıklar. Mevlânâ, Hz. Ali’ye hücûm ettiği halde mağlûb olan, sonra da yüzüne tükürdüğü halde Hz. Ali tarafından affedilen düşmanın hayret psikolojisini, yine onun dilinden şöyle ifade etmektedir: (Hz. Ali’ye hitaben) “Sendeki hilim kılıcı, canımızı kesti. Bilgi suyun da, tozumuzu ve toprağımızı temizledi.”[85]

Hz. Ali’nin fütüvveti ile ile ilgili yaşanmış örneklerin sunulduğu en önemli eserler, kuşkusuz Cenknâme’lerdir.[86] Cenknâmeler, tekke ve dergâhlarda, köy odalarında yoğun bir şekilde okunmuş, Hz. Ali’nin İslâm’ın yayılması için yaptığı mücâdeleleri anlatan menkîbeler, insanlarımızın zihin ve gönüllerine kazınmıştır. Milletimizle özdeşleşmiş olan cesâret, kahramanlık, fedâkârlık ve vefâkârlık gibi duyguların gelişmesinde bu menkîbelerin tesiri büyük olmuştur. İnsanımızın zihninde Hz. Ali, dîn ve îmanla özdeşleşmiştir. Onun ahlâkını örnek alanlar, örnek olmuşlardır.

Kültürümüzde Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Sevgisi
İslâm Dünyası dikkate alındığında, belki en çok Ahmed, Mehmed, Ali, Veli, Fatma, Hasan ve Hüseyin isimlerine Anadolu’da rastlanılmaktadır. Bunun sebebi, kuşkusuz Alevîsi Sünnîsi ile Ehl-i Beyt sevgisinin milletimizin ortak paydası olmasıdır. Âşıklarımız, şairlerimiz güzel duyguları, güzel ahlâkı, iyilik, asalet ve fazîleti, onların isimlerini ser levha ederek anlatmışlardır. Onlar masûmiyeti, sadeliği temsil etmişler, gül-i Muhammedî’nin hoş kokusunu tarihin her sayfasına sindirmişlerdir.

Yunus Emre, gönlündeki Ehl-i Beyt sevgisini mısralara şu kelimelerle taşımıştır:

Şehîdlerin ser çeşmesi evliyânın bağrı başı,

Fatma ana gözü yaşı, Hasan ile Hüseyin’dir.

Hazret Ali babaları, Muhammed’dir dedeleri,

Arşın iki gölgeleri Hasan ile Hüseyin’dir.[87]

Ehl-i Beyt sevicisi olan milletimiz, onlara yapılan zulüm ve haksızlıkları, en yakın akrabalarına yapılmış kabul ederek, üzülmüş, Mersiye’lerin hüzünlü atmosferinde bu acıyı işlemiştir. Kendisi bir Halvetî şeyhi olan Niyâzî Mısrî, Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine olan sevgisini ve onlara revâ görülen eziyetlere üzüntüsünü, şu satırlarda dile getirmektedir:

Ol Hasan hazretlerine zehr içirdi eşkıyâ,

Hem Hüseyin oldu susuzluktan şehîd-i Kerbelâ,

İkisidir aslı nesli cümle âl-i Mustafâ,

Ben anın âl’ine evlâdına kurbân olayım.[88]

Vîrânî Baba, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’e olan sevgi ve bağlılığını ifade ederken, adeta bir ikrâr (söz) yenilemesi yapmaktadır. Onların sevgisinden uzak kalmayacağını, can-ı gönülden onlara bağlı olduğunu belirtmektedir:

Şehâdet vermişem ben Mustafâ’ya,

Gulâmım cân u dilden Murtazâ’ya,

Ali evlâdının hak bendesiyem,

Muhibbem şah Hasan Hulk’ir-Rızâ’ya.[89]

Vîrânî Baba, Ehl-i Beyt’in niçin sevilmeleri gerektiğini, onların niteliklerini de anlatarak gerekçelendirmektedir. Onları seven, ölse bile diridir. Onlar, her türlü güzel ahlâkın başı, Allâh’a götürecek yolun, ışık saçan kandilidir:

Şah Hasan Hulk’r-Rızâ’dan zâhir oldu her sıfat,

Hem Hüseyn-i Kerbelâ’dan keşf olur envâr-ı zât,

Nesl-i Şâh’ı sevdi her kim buldu mematta hayat,

Sevmişem cân u gönülden ben hem İmam-ı Kâzım’ı.[90]

Milletimiz, Allâh’a duâ ederken, O’ndan günahları için af ve mağfiret dilerken, Allâh’ın sevilmelerini emrettiği Ehl-i Beyt’i anmayı ve isteyeceklerini, onların yüzü suyu hürmeti için istemeyi adet haline getirmiştir. Bir tövbe gülbânki şu şekildedir: “İlahî günâh kıldım, Hüdâ için bağışla. Muhammed Mustafâ için bağışla. Hadîcetü’l-Kübra, Aliyyü’l-Mürtezâ, Fâtımatü’z-Zehrâ için bağışla. Hasan için meydana girdim. Hüseyn-i Kerbelâ için bağışla. İmam Zeyne’l-Âbidîn…için bağışla.”[91]

Bektâşî erkânında, Hakk’a yürüyen bir kişinin dârı çekilir. Yani vefât eden kişinin, varsa, günahlarının af ve mağfireti için, Allah’a münâcaatda bulunulur. Dâr duâsı sırasında da, tıpkı tövbe gülbânkinde olduğu gibi Ehl-i Beyt ve on iki imamların isimleri anılmakta, onların yüzü suyu hürmetine, Allah’a yakarışta bulunulmaktadır: İki Cihân Serveri Muhammed Mustafâ’nın, Şâh-ı Merdân Aliyyü’l-Murtazâ’nın ve Fâtımatü’z-Zehrâ’nın ve Hatîcetü’l-Kübrâ’nın, İmam Hasan Hulki Rızâ’nın ve İmam Hüseyin Şehîd-i Mazlûm-u Kerbelâ’nın…bu zikir olunan ulu, azîm imamların hürmeti, hakkı içün, Hak Teâlâ Hazretleri, ol geçen merhûmun kabrini, Cennetü’l-Me’vâ, suâlini, âsân eyleye. Azâbı var ise, af eyleye. Cümle günâhların[ı], bahş eyleye. Rahmet ve mağfiret üzre ise, Rahmet’in[i] ve Mağfiret’in[i], günden güne, ziyâde eyleye. Diyelim: Allah, Allah.[92]

Yakın tarihimizin meşhur Mevlevî şairi Şeyh Gâlib, Allâh’ın ve Hz. Muhammed’in sevgilisi, İlâhî sırların mazharı Hz. Ali’yi medhederken, on iki imamların adlarını da saymaktadır:

Ey mazhar-ı hem muzhır-ı esrâr Ali,

İsnâ aşerin hayline serdâr Ali,

Anlar ki Hüseyn ü Mûsiy ü Ca’fer’dür,

İki Hasan üç Muhammed ü çâr Ali.[93]

Sonuç
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Kur’ân-ı Kerîm’den sonra, mü’minlere bıraktığı ikinci emanet olan Ehl-i Beyt’e, milletimiz tarihten bugüne kadar, büyük bir aşkla sahip çıkmıştır. Kültür atlasımız, Ehl-i Beyt’i ve onların maneviyatını temsil eden sembol ve motiflerle bezenmiş, Ehl-i Beyt sevgisi, edebî metinlerde nakış nakış, ilmek ilmek işlenmiştir. Hz. Peygamber’in soyundan gelen seyyid ve şerîfler baş tâcı edilmiş, İslâm’ın Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan da Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılma sürecinde onların peşinden gidilmiştir. Ehl-i Beyt’in diriltici, birleştirici ve kaynaştırıcı nefesi, tarihimizdeki sosyo-kültürel birlik ve baraberliğimizi, fetih ve zaferlerimizi hazırlayan en önemli unsur olmuştur. Hz. Muhammed’in ve Fâtıma ananın evlatlarına gösterilecek sevgi ve bağlılığın, geleceğimizi de aydınlatacağı muhakkaktır.

——————————————————————————–

[1] Ahzâb, 33/33.

[2] Âl-i İmrân, 3/61.

[3] Bkz. Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et Taberî, Câmiu’l-Beyân, c. III-IV, s. 299-301.

[4] Bkz. Fahrüddîn er Râzî, Tefsîr-i Kebîr, c. IV-V, s. 89.

[5] Şûrâ, 42/23.

[6] Tirmizî, Menâkıb, 77, 3790.

[7] İbn Sebbağ el Mâlikî, el-Fusûl’ül-Mühimme, s. 1185.

[8] Nahl, 16/90.

[9] Muhammed Şemsüddin Sivâsî, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi beşiğine yatırdığını ve çözdüğünü anlatmaktadır. Hz. Ali’nin, Allah Rasûlü yanına geldiği zaman, onu duyarak uyandığını ve beşikten kollarının bağını çözüp, ona doğru uzattığını, Hz. Peygamber’in de onu kucağına alarak bağrına bastığını nakletmektedir. Bkz. Sivâsî, Dört Büyük Halîfe Hayatları ve Menkîbeleri, İstanbul, 1981, Pırlanta Y., s. 273.

[10] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, haz. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, Neşriyat Yurdu Y., 1972, s. 192.

[11] Şuarâ, 26/214.

[12] Bu olayla ilgili olarak bkz. Târih-i Taberî, c. II, s. 62.

[13] et-Taberânî, Mucemü’l-Kebîr, c. 23, s. 380, Hadis No: 901; el-Müttakî el-Hindî “Kenz’ül-Ummâl” c. 12, Hadis No: 1264.

[14] Tirmizî, Menâkıb, 3714.

[15] Tirmizî, Menâkıb, 3722.

[16] Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, Hadis no: 2630; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10: 333.

[17] Taberî, Zehâirü’l-Ukbâ, s. 100.

[18] Bkz. Abdurraûf el Münâvî, Künûzü’l-Hakâyık, c. I, s. 121.

[19] Bu metin, Hadîs kaynaklarında bulunamamıştır. “Şüphe yok ki Ali bendendir, ben de ondanım. Benden sonra her mü’minin velîsidir.” şeklinde bir rivâyet bulunmuştur.

[20] Enis Emir, Fazîlet-i Ehl-i Beyt-i Resûlillah, s. 338-339.

[21] Bakara, 207.

[22] Hatîb el Bağdâdî’nin Târîh-i Bağdad’ında bu rivâyet şu şekilde geçmektedir: “Ali b. Ebî Tâlib’in Hendek Savaşı’nda, Amr b. Abdud’a karşı savaşı, ümmetimin kıyamet gününe dek tüm amelinden daha efdaldir.” Bkz. A.g.e., c. XIII, s. 18-19.

[23] İnsan, 76/8-10.

[24] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, s. 299, 300.

[25] Bkz. Emâlî yi Saduk, Meclis: 47, H. 14.

[26] Bkz. Yenâbiü’l-Mevedde, Bab: 51, s. 150.

[27] Bakara, 2/274.

[28] Şemseddin Yeşil, Hazreti Ali’nin Malik bin Eşter’e Gönderdiği Emirnâme, İstanbul, 1997, Yaylacık Matbaası, s. 29, 30.

[29] Yeşil, a.g.e., s. 62.

[30] Bkz. Bihârü’l-Envâr, c. 41, s. 54.

[31] Ebu Nuaym el-Isfahânî, Hilyetü’l-Evliya, terc. Said Aykut, İstanbul, 1995, Şule Y., s. 101, 102.

[32] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, 336-345.

[33] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa, s. 54.

[34] Bkz. A.g.e., s. 111.

[35] Hazreti Ali Divanı, terc: Müstakimzade Süleyman Efendi, İstanbul, 1981, Ana Y., s. 52-53.

[36] Ali bin Ebi Talib, Nehc’ül-Belâğa.

[37] Kenz’ül-Ummâl, c.6, s. 219.

[38] Bkz. en-Nihâye, “Betele” maddesi.

[39] Bihârü’l-Envâr, c. 28, s. 37.

[40] Müstedrek’üs-Sahîhayn, c. 3, s. 154 ve s. 159; Edeb’ül-Müfred, s. 141.

[41] Üsd’ül-Gâbe, c. 5, s. 512; Mecma’üz-Zevâid, c. 8, s. 42; Zehâir’ül-Ukbâ, s. 36.

[42] Sahîh-i Müslim, Hadis No: 3349, 3350, 3351; Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 233, 490, 2717, 2948, 3565.

[43] Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 2881, 3429, 4942, 4943, 5843; Sahîh-i Tirmizî, Hadis No: 3330, 3331; Sahîh-i Müslim, Hadis No: 4906. Sahîh-i Ebî Dâvud, c. 3, Hadis No: 2595, 4403.

[44] Kenz’ül-Ummâl, c. 6, s. 296. Duhâ, 93/5.

[45] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, c. 3, s. 150, Hadis No: 12066.

[46] Sahîh-i Müslim, Hadis No: 3345. Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 236, 2688, 2695, 2610, 3767, 4847, 5281; Sünen-i Tirmizî, Hadis No: 2011; Sünen-i ibn-i Mâce, Hadis No: 3455, 3456; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, Hadis No: 21734, 21763.

[47] Zehâir’ül-Ukbâ, s.47.

[48] Kenzü’l-Ummâl, c. 13, s. 648.

[49] Ahmed bin Hanbel, Müsned.

[50] Tirmizi, Menâkıb, 3778.

[51] Tirmizi, Menakıb, 3777; İbnü Mace, Mukaddime, 144

[52] İrşâd-ı Müfid, s. 212

[53] Tuhef’ul-Ukul, s. 243

[54] Edeb’ül-Hüseyin, s. 160

[55] Tuhef’ul-Ukul, s. 249

[56] Keşf’ül-Gumme, c. II, s. 242[57] Tuhef’ul-Ukul, s. 253

[58] Baki Yaşa Altınok, “Ehl-i Beyt ve Türkler”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 18, ss. 205-213., s. 205.

[59] Altınok, a.g.m., s. 207.

[60] Altınok, a.g.m., s. 209-210.

[61] Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, çev. Reşid Rahmeti Arat, Ankara, 1988, T. T. K. Yayını, s. 313.

[62] Hoca Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, haz. Hayati Bice, Ankara, 1993, T. D. V. Yayını, s. 56.

[63] Alemdar Yalçın, Hacı Yılmaz, “Kargın Ocaklı Boyu ile İlgili Yeni Belgeler”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 21., ss. 13-89., s. 14.

[64] Velî Baba Menâkıbnâmesi, haz. Bedri Noyan, İstanbul, 1995, Can Yayınları., s. 69.

[65] Hacı Bektaş Velî’nin soyu, kaynaklarda şöyle gösterilmektedir:

Hz. Muhammed (s.a.v.)

Hz. İmam Ali (k.v.)

Hz. İmam Hüseyin

Hz. İmam Zeynü’l-Âbidîn

Hz. İmam Bâkır

Hz. İmam Ca’fer-i Sâdık

Hz. İmam Mûsâ Ka’zım

Seyyid İbrâhim Mükerremü’l-Mücâb

Seyyid Hasan (İbrâhim Mükerremü’l-Mücâb’ın oğlu)

Seyyid Muhammed (Seyyid Hasan’ın oğlu)

Seyyid İmam Mehdî (Seyyid Muhammed’in oğlu)

Seyyid İbrâhim (Seyyid İmam Mehdî’nin oğlu)

Seyyid Hasan (Seyyid İbrâhim’in oğlu)

Seyyid İbrâhim (Seyyid Hasan’ın oğlu)

Seyyid Muhammed (Seyyid Hasan’ın oğlu)

Seyyid İshak (Seyyid Muhammed’in oğlu)

Seyyid Mûsâ (Seyyid İshak’ın oğlu)

Seyyid İbrâhim Sânî (Seyyid Mûsâ’nın oğlu)

Seyyid Muhammedü’ş-Şehîr Hacı Bektaş Velî (Seyyid İbrâhim Sânî’nin oğlu) Bkz. Seyyid Ahmet Rıf’at Efendi, Mir’âtü’l- Mekâsıd fi Def’il- Mefâsıd, İstanbul, 1293 H., s. 180.

[66] Seyyid Ahmet R. Efendi, a.g.e., s. 180.

[67] Bkz. Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Ankara, 1989, A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayını, s. 64-66.

[68] Koyun Baba Velâyetnâmesi, haz. M. Şakir Çıplak, İstanbul, 2001, Horasan Yayınları., s. 37.

[69] Kutluay Erdoğan, “Alevîlerde Dedelik Kurumu ve Değişme Olgusu Karşısında Toplum Yapısı”, Folklor ve Edebiyat Dergisi, ss. 121-126, s. 123.

[70] Erdoğan, a.g.m., s. 123.

[71] Âyetin anlamı: “Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allâh’a baş eğip el vermiş sayılırlar, Allâh’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allâh’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir.” Fetih, 48/10.

[72] Bkz., Ali b. Ebî Bekr el Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, c. IX, s. 168.

[73] Hacı Bektâş Velî, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, çev. Davut Duman, Ankara, 2004, Gazi Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Velî Arş. Merk. Y., s. 30.

[74] Osman Eğri, Ali Öztürk, Ceyhun Ünlüer, “Çankırılı Haydar Altıntaş Dede’nin El Yazması Eserinden Bazı Bölümler, Hacı Bektâş Velî, S. 33.

[75] Âşık Vîranî Divanı, haz. M. Halid Bayrı, İstanbul, 1957, Maarif Kitaphanesi.s. 110.

[76] Yemînî, Fazîletnâme, İsmail Özmen, Alevî-Bektâşî Şiirleri Antolojisi, c. II., ss. 52-100, s. 92.

[77] Seyyid Battal Gâzî’nin menkîbeleri ile ilgili olarak bkz. Behçet Kemal Çağlar, Seyyid Battal Gâzî Destânı, İstanbul, 1968, Ak Y.

[78] Yemînî, Fazîletnâme, s. 95.

[79] Hadîs olarak rivâyet edilen bu metin hakkında yapılan tartışmalarla ilgili olarak bkz. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. II., s. 363.

[80] Zülfikârnâme örneği için bkz. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ankara, 2000, Ardıç Yayınları. cilt III., s. 257.

[81] Bkz. Osman Eğri, “Yeniçeri Ocağının Manevî Eğitimi ve Bektâşîlik”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S. 24., ss. 113-132., s. 117-119.

[82] Vâhib Ümmî hakkında bkz. Ali Öztürk, XVI. Yüzyıl Halvetî Şiirinde Din ve Tasavvuf, Ankara, 2003, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Ü. S. B. E., s. 109-110.

[83] Vâhib Ümmî, Dîvân, haz. Ali Torun, Ankara, 1987, Gazi Ü. S. B. E., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s. 340.

[84] Bkz. İbrahim Arslanoğlu, Yazarı Belli Olmayan Bir Fütüvvetnâme, Ankara, 1997, Kültür Bakanlığı Yayını, s. 40; Şevki Koca, Melâmî-Bektâşî Metaforunda İrşâd Paradigması Mürg-i Dil, İstanbul, 1999, Nazenin Y., s. 231.

[85] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, terc: Şefik Can, İstanbul, 2003, Ötüken Y., c. I, s. 240.

[86] Cenknâmeler hakkında bkz. İsmet Çetin, Türk Edebiyâtında Hz. Ali Cenknâmeleri, Ankara, 1997, Kültür Bakanlığı Yayını.

[87] Yunus Emre Dîvânı, İstanbul, 1954, Maarif Kitaphanesi, s. 274.

[88] Niyâzî Dîvânı, Maarif Kitaphanesi, ts., s. 114.

[89] Âşık Vîranî Divanı, s. 31-32.

[90] Âşık Vîranî Divanı, s. 72.

[91] Şeyh Safi Buyruğu, çev: Mustafa Erbay, Ankara, 1994, Ayyıldız Yayınları.

[92] Kitâb-ı Dâr, Durmuş Topal Özel Kütüphanesi, vr. 7b-8b.

[93] Şeyh Gâlib Dîvânından Seçmeler, haz. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1971, M. E. B. Yayını, s. 96.


İsminiz *
Başlık *
Yorumunuz *


harf daha yazabilirsiniz.
Onay Kodu:
Onay Kodu Doğrulama *